Aylin sınıfa girdiğinde Teoman Bey öğretmen masasında
bilgisayarını yerleştirmeye çalışıyordu. Kendisine bakmaya bile gerek görmeden
" Herkesin artık öğrenmiş olması gerektiği gibi dersime geç kalınmasından hoşlanmıyorum, umarım geçerli bir nedeniniz
vardır." dedi. Aylin bir an durdu. Derin bir
nefes aldı ve her adımının yüksek bir ses çıkartmasına özellikle gayret ederek -çünkü görünmek istemiyorsan görünmek istiyor gibi davranmalısın- öğretmen masasına doğru yürüdü. Ellerini masaya dayayıp kuvvet aldıktan sonra
öne doğru eğildi. Bütün sınıfın duyabileceği kadar yüksek bir tıslama ile:
"Babam bu sabah başka bir kadın için evi terk edince
annem sinir krizi geçirdi. Onu hastaneye götürmek sonra da abim yanımıza gelene
kadar orada beklemek zorunda kaldım!" dedi. Doğruldu. Sesini bir ton
alçaltıp ekledi "Umarım ailem için olduğu kadar sizin için de geçerli bir
sebeptir."
Tüm sınıfla birlikte Teoman Bey de donup kalmıştı.
Aylin sessizce -çünkü görünmek istiyorsan görünmek istemiyor gibi davranmalısın- yürüyüp sırasına oturdu. Çantasından
eşyalarını çıkartıp sıranın üzerine koymaya başladı. Hala herkesin ona baktığının
farkındaydı ama o kimseye bakmıyordu. "Böylesi daha iyi" diye
düşündü. Nasılsa mahallenin dedikodu kazanı böyle leziz bir malzemeyi kaçırmaz,
konu bir kaç güne dershaneye ulaşırdı. Aylin saklamaya çalışmak yerine
herkese bağıra çağıra ilan edip sonrasında da bir şey olmamış gibi davranırken
"Bakın" diyordu. "Ne kadar güçlüyüm!" Her şeyin üstesinden
gelebiliyorum. Tek başıma! Bana bakın. Gücümü takdir edin. Ben annem gibi
güçsüz değilim. Asla olmayacağım. Değil sinir krizi geçirmek, ağlamıyorum bile. Bakın!"
Dersten sonra kimse yanına gelmeye cesaret edemedi. Ne
mahalledeki kızlar ne de okuldakiler. "İnsanların bu gibi durumlarda ne
söyleyeceklerini, nasıl davranacaklarını bilememeleri ne kadar güzel" diye
düşündü Aylin. Çünkü biri gelip bir şey söylerse ağlayacaktı. Önüne konulan
karton bardağın sesiyle sıçradı. "Sade" dedi Teoman. Aylin tuhaf tuhaf yüzüne
baktı ve sanki o an tek önemli olan buymuş gibi "Kahveyi sade içtiğimi
nereden biliyorsunuz?" diye sordu.
Teoman yanındaki tekli sırayı çekip zorla sığarak oturdu:
"Bilmiyorum. Böyle durumlarda sert bir şeyler içmek iyi gelir." dedi.
"Konuşmak ister misin?" Aylin gözlerine doğru hızla ilerleyen yaşları
göstermemeye çalışarak "Şimdi değil." dedi. Karton bardaktan kahve
içmeyi de hiç sevmiyordu zaten. Kartonun kokusu kahveye geçiyordu. Düşüncelerini
kahveye çevirince ağlama isteği kayboluvermişti. Bu işte ustalaşmaya
başladığını düşündü. Bu arada Teoman lacivert bir not kağıdına parlak gümüş
rengi kalemiyle bir şeyler yazıp önüne bıraktı. "Ne zaman istersen o
zaman." dedi kalkarken. Kağıttaki telefon numarasına öfkeyle bakıp "Tam bir Teoman Elçi stili" dedi Aylin. "Senin benim gibi sarı
post-it, plastik tükenmez kalem kullanacak hali yok ya. Hayatı şekil
adamın!" Sınıftan çıkarken kahveyi çöpe attı. Not kağıdını da tahtaya
yapıştırdı. "Başka kapıya!" dedi kendi kendine. "Size av olacak
göz yok bende sayın Teoman Elçi!"
Eve döndüğünde annesi televizyonun karşısındaki koltuğa oturmuş fasulye ayıklıyordu. Koşar adımlarla yanına gidip plastik leğeni elinden çekti.
"Anne sen ne yapıyorsun burada?" "Yemek" dedi annesi
sıradan bir günde normal bir şey sormuş gibi. Aylin içinden yükselen öfkeyi
bastırmaya çalışarak leğeni yan tarafa bıraktı. Bir şey olmamış gibi mi
davranmaya çalışıyor, sakinleştirici ilaç mı verdiler anlamaya çalışarak annesinin
yüzüne dikkatle baktı. "Ne yemeği anne? Babam gitti." dedi gözleri
dolarak. "Gitmek isteyen gider" dedi annesi. "Kimseyi zorla
yanında tutamazsın çocuğum. O gitti diye aç mı kalalım?"
Gözlerini kısıp dikkatle annesine baktı. Annesi yan
taraftaki leğeni tekrar kucağına almış, fasulyeleri kırıyor bir yandan da
televizyondaki tartışmayı izliyordu. Aylin bir televizyona bir annesine baktı.
Ne yapacağını kestirmeye çalıştı. "Git üzerini değiştir, akşama kadar
sokakta gezdiğin şeylerle gezme evde." dedi annesi. Aylin irkildi. Evet,
annesi normal hayatına devam ediyordu. Onun içinden babasını parçalamak, ölünceye kadar bağıra bağıra ağlamak, eşyaları fırlatmak gibi çılgınca şeyler geçerken annesinin bu
kadar normal olmasına dayanamıyordu. Onun bu güçsüzlüğüne, bu içine kapanıklığına, şu durumda bile isyan etmeyişine dayanamıyordu. Zaten ondan aldığı ve içinde fırtınalar kopartan güçsüzlüğü yenmeye çalışmak yeterince yormuyormuş gibi bir de onun güçsüzlüğüne duyduğu nefretle yoruluyordu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder